Ülkemizin değerli gazeteci-yazarlarından İskender Özsoy ile mesleğimiz üzerine bir söyleşi gerçekleştirdim.
Yıllardan beri tanıştığım, dostum, gazetecilik ilke ve ahlakına gönülden bağlılığını her zaman takdir ettiğim İskender Özsoy ile gerçekleştirdiğim söyleşiyi, soru-yanıt şeklinde, aşağıda sunuyorum.
Kısaca özgeçmişinizi öğrenebilir miyiz?
1947 yılında, İstanbul’da doğdum. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü’nü bitirdim. Gazetecikle tanışmanız nasıl odu? Hangi yayın organlarında görevler aldınız? Matbaa mürekkebi ve hurufatla, öğrenciyken çalışmaya başladığım Türkiye Hemşire, Ebe ve Sağlık Memurları Sendikası’nın dergisinde tanıştım. 12 Mart döneminde, memur sendikaları kapatılınca önce Candost dergisinde çalıştım. 1973 yılında, kültür ve edebiyat dergisi UMUT’u yayımladım. Dergim, uzun ömürlü olmadı maalesef. Aynı yıl, SABAH gazetesinde mesleğe başladım. Bugüne dek Ortadoğu, Haber, Hürses, Akşam, İstanbul, Ayrıntılı Haber, Son Havadis, Yeni Günaydın, Yeni Haber, Tercüman, Milliyet, Bizim Gazete ve Yenigün gazetelerinde, mesleğin her kademesinde görev yaptım.
2023 yılında, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü’yle, Lozan Mübadilleri Vakfı’nın 100 Yıl Mübadele Gazetecilik Ödülü’nü aldım.
Günümüz yaygın ve yerel medyası hakkındaki düşünceleriniz?
Gazeteler, gazeteci olmayan patronların ve yöneticilerinin eline geçtikten sonra gazete gibi değil, fabrika gibi yönetilmeye başlandı. Çalışanları gazeteci olarak değil, işçi olarak gören bu zihniyet, sendikamızı elimizden aldı. Bir de gazetelerimiz, yıllar yılı Türk toplumunun temel dinamiklerini göz ardı ederek yayın yaptı ve hâlâ bu anlayışla yayınlarını sürdürüyor. Ayrıca ekonomik sıkıntılar da mesleğimizi iyice açmaza sürükledi. 53 yıllık meslek hayatımın en kötü günlerine tanık olmak beni çok, ama pek çok üzüyor.
Yerel basının da sorunları aynı. Bir de meslektaşlarımızın başında yerel yöneticilerin baskıları “Damokles’in Kılıcı” gibi sallanıyor.
Eski gazeteler-gazeteciler ile yeni gazeteler-gazetecilerin meslek ilkelerine ve meslek etiğine(ahlakına) bağlılıkları konusundaki değerlendirmenizi öğrenebilir miyiz?
Gazeteleri, gazeteciler hazırlar. Dolayısıyla gazetelerin etik açıdan değerlendirilmesi, gazetecilerin etik değerlere yaklaşımıyla ilgilidir. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin, Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nin “Gazetecinin Temel Görevleri” bölümünde, “Gazeteci, başta barış, demokrasi, hukukun üstünlüğü, laiklik ve insan hakları olmak üzere; insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Gazeteci, milliyet, ırk, etnisite, cinsiyet, cinsel kimlik, cinsel yönelim, dil, din, mezhep, inanç, inançsızlık, sınıf, dünya görüşü ayrımcılığı yapmadan tüm uluslar, halklar ve bireylerin haklarını tanır, saygı gösterir. Gazeteci; insanlar, uluslar ve topluluklar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır” görüşü dile getirilir.
Ancak gazeteler, bu ilkelerin çok uzağında yayın peşindeler.
Spor basınından iki örnek, ne demek istediğimi anlatır zannederim.
“Yendik mi lan” ve “Yunan’ı denize döktük” başlıkları, nefreti körüklemesi açısından utanç başlıklarıdır, kanımca.
“Mübadele” ile buluşmanız nasıl oldu? “Mübadele” konusunda düşünceleriniz?
Tuzla’da yaşıyorum. Anne tarafım yıllarca Rumlarla birlikte yaşamış. Annem, ailenin Rumlar zamanında doğan tek bireyi. Tuzla, İstanbul’un Anadolu yakasında yer alan önemli bir mübadil yerleşimi. Önce mübadil konu komşular, sonra evlilik dolayısıyla mübadil hayatlara dahil olmamın, beni gazeteci olarak o alana götürmesi kaçınılmazdı, öyle de oldu.
Bugüne gelince. 30 Ocak 1923 tarihinde, Türkiye’yle Yunanistan arasında imzalanan din eksenli sözleşmenin en can alıcı özelliği, isteğe bağlı değil, zorunlu olmasıydı. Bu zorunlu göç, ülkelerin, ulus devlete zorlamasıydı.
Balkan ülkeleri birer birer kendi homojen ulus devletlerini inşa ederken Türkiye, bu çemberin dışında kalamazdı.
1999 yılından bu yana Türkiye’de ve 2003-2022 yılları arasında, adalar dahil gittiğim Yunanistan’da, neredeyse 60 bin kilometre dolaşarak, röportajlar yaptım. Bu röportajları sekiz kitapta topladım.
Kitaplarımda, Erdek’teki “Birinci Kuşak” Girit ve Vodina mübadilleriyle yaptığım röportajlar da var.
Son olarak, sizi en çok etkileyen “mübadele” anılarını sormak isterim…
Eşimin dayısı, ölümüne yakın günlerde, derin uykusundan uyandığında, başucunda bekleyenlere, “İnsan, memlekete en çabuk nasıl gider?” diye sormuş, cevap alamayınca, “Rüyada gider. İnsan dediğin kuş misali. Ben şimdi memlekete gittim. Kiraz ağacımı gördüm” demiş. Aileyi etkileyen bu rüyanın aynısını bir Rum’un görmesine ne dersiniz?
Yunanistan yolculuklarımızın birinde, mola verdiğimiz tavernanın bahçesinde sohbet ederken, Türkçe konuştuğumuzu duyan bir kadın, masamıza geldi, ana dili Türkçeyle kendisinin “İkinci Kuşak” Tokatlı olduğunu söyledi. Sohbet sırasında, eşinin gördüğü rüyanın aynısını dedesinin gördüğünü, dedesinin rüyasında, memleketi Tokat’a gittiğini, köyünde kiliseyi bulduğunu, arkadaşlarını gördüğünü, çeşmesinden su içtiğini anlattı. Birbirlerinden kilometrelerce uzak, iki “İkinci Kuşak” mübadilin özlemlerini anlatan bu rüyalar, eşimi ve beni çok etkilemişti.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Önder Balıkçı
İskender Özsoy ile mesleki söyleşi
Ülkemizin değerli gazeteci-yazarlarından İskender Özsoy ile mesleğimiz üzerine bir söyleşi gerçekleştirdim.
Yıllardan beri tanıştığım, dostum, gazetecilik ilke ve ahlakına gönülden bağlılığını her zaman takdir ettiğim İskender Özsoy ile gerçekleştirdiğim söyleşiyi, soru-yanıt şeklinde, aşağıda sunuyorum.
Kısaca özgeçmişinizi öğrenebilir miyiz?
1947 yılında, İstanbul’da doğdum. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü’nü bitirdim. Gazetecikle tanışmanız nasıl odu? Hangi yayın organlarında görevler aldınız? Matbaa mürekkebi ve hurufatla, öğrenciyken çalışmaya başladığım Türkiye Hemşire, Ebe ve Sağlık Memurları Sendikası’nın dergisinde tanıştım. 12 Mart döneminde, memur sendikaları kapatılınca önce Candost dergisinde çalıştım. 1973 yılında, kültür ve edebiyat dergisi UMUT’u yayımladım. Dergim, uzun ömürlü olmadı maalesef. Aynı yıl, SABAH gazetesinde mesleğe başladım. Bugüne dek Ortadoğu, Haber, Hürses, Akşam, İstanbul, Ayrıntılı Haber, Son Havadis, Yeni Günaydın, Yeni Haber, Tercüman, Milliyet, Bizim Gazete ve Yenigün gazetelerinde, mesleğin her kademesinde görev yaptım.
2023 yılında, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü’yle, Lozan Mübadilleri Vakfı’nın 100 Yıl Mübadele Gazetecilik Ödülü’nü aldım.
Günümüz yaygın ve yerel medyası hakkındaki düşünceleriniz?
Gazeteler, gazeteci olmayan patronların ve yöneticilerinin eline geçtikten sonra gazete gibi değil, fabrika gibi yönetilmeye başlandı. Çalışanları gazeteci olarak değil, işçi olarak gören bu zihniyet, sendikamızı elimizden aldı. Bir de gazetelerimiz, yıllar yılı Türk toplumunun temel dinamiklerini göz ardı ederek yayın yaptı ve hâlâ bu anlayışla yayınlarını sürdürüyor. Ayrıca ekonomik sıkıntılar da mesleğimizi iyice açmaza sürükledi. 53 yıllık meslek hayatımın en kötü günlerine tanık olmak beni çok, ama pek çok üzüyor.
Yerel basının da sorunları aynı. Bir de meslektaşlarımızın başında yerel yöneticilerin baskıları “Damokles’in Kılıcı” gibi sallanıyor.
Eski gazeteler-gazeteciler ile yeni gazeteler-gazetecilerin meslek ilkelerine ve meslek etiğine(ahlakına) bağlılıkları konusundaki değerlendirmenizi öğrenebilir miyiz?
Gazeteleri, gazeteciler hazırlar. Dolayısıyla gazetelerin etik açıdan değerlendirilmesi, gazetecilerin etik değerlere yaklaşımıyla ilgilidir. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin, Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nin “Gazetecinin Temel Görevleri” bölümünde, “Gazeteci, başta barış, demokrasi, hukukun üstünlüğü, laiklik ve insan hakları olmak üzere; insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Gazeteci, milliyet, ırk, etnisite, cinsiyet, cinsel kimlik, cinsel yönelim, dil, din, mezhep, inanç, inançsızlık, sınıf, dünya görüşü ayrımcılığı yapmadan tüm uluslar, halklar ve bireylerin haklarını tanır, saygı gösterir. Gazeteci; insanlar, uluslar ve topluluklar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır” görüşü dile getirilir.
Ancak gazeteler, bu ilkelerin çok uzağında yayın peşindeler.
Spor basınından iki örnek, ne demek istediğimi anlatır zannederim.
“Yendik mi lan” ve “Yunan’ı denize döktük” başlıkları, nefreti körüklemesi açısından utanç başlıklarıdır, kanımca.
“Mübadele” ile buluşmanız nasıl oldu? “Mübadele” konusunda düşünceleriniz?
Tuzla’da yaşıyorum. Anne tarafım yıllarca Rumlarla birlikte yaşamış. Annem, ailenin Rumlar zamanında doğan tek bireyi. Tuzla, İstanbul’un Anadolu yakasında yer alan önemli bir mübadil yerleşimi. Önce mübadil konu komşular, sonra evlilik dolayısıyla mübadil hayatlara dahil olmamın, beni gazeteci olarak o alana götürmesi kaçınılmazdı, öyle de oldu.
“Mübadele”, dramdır, acıdır, gözyaşıdır, özlemdir.
Bugüne gelince. 30 Ocak 1923 tarihinde, Türkiye’yle Yunanistan arasında imzalanan din eksenli sözleşmenin en can alıcı özelliği, isteğe bağlı değil, zorunlu olmasıydı. Bu zorunlu göç, ülkelerin, ulus devlete zorlamasıydı.
Balkan ülkeleri birer birer kendi homojen ulus devletlerini inşa ederken Türkiye, bu çemberin dışında kalamazdı.
1999 yılından bu yana Türkiye’de ve 2003-2022 yılları arasında, adalar dahil gittiğim Yunanistan’da, neredeyse 60 bin kilometre dolaşarak, röportajlar yaptım. Bu röportajları sekiz kitapta topladım.
Kitaplarımda, Erdek’teki “Birinci Kuşak” Girit ve Vodina mübadilleriyle yaptığım röportajlar da var.
Son olarak, sizi en çok etkileyen “mübadele” anılarını sormak isterim…
Eşimin dayısı, ölümüne yakın günlerde, derin uykusundan uyandığında, başucunda bekleyenlere, “İnsan, memlekete en çabuk nasıl gider?” diye sormuş, cevap alamayınca, “Rüyada gider. İnsan dediğin kuş misali. Ben şimdi memlekete gittim. Kiraz ağacımı gördüm” demiş. Aileyi etkileyen bu rüyanın aynısını bir Rum’un görmesine ne dersiniz?
Yunanistan yolculuklarımızın birinde, mola verdiğimiz tavernanın bahçesinde sohbet ederken, Türkçe konuştuğumuzu duyan bir kadın, masamıza geldi, ana dili Türkçeyle kendisinin “İkinci Kuşak” Tokatlı olduğunu söyledi. Sohbet sırasında, eşinin gördüğü rüyanın aynısını dedesinin gördüğünü, dedesinin rüyasında, memleketi Tokat’a gittiğini, köyünde kiliseyi bulduğunu, arkadaşlarını gördüğünü, çeşmesinden su içtiğini anlattı. Birbirlerinden kilometrelerce uzak, iki “İkinci Kuşak” mübadilin özlemlerini anlatan bu rüyalar, eşimi ve beni çok etkilemişti.