Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

Geldikleri gibi gittiler: İstanbul’un unutturulan kurtuluşu

Yazının Giriş Tarihi: 06.10.2026 09:43
Yazının Güncellenme Tarihi: 06.10.2026 09:53

İstanbul’un tarihinde iki tarih birbirine bakar: 29 Mayıs 1453 ve 6 Ekim 1923.

Birinde Fatih Sultan Mehmet’in ordusu şehre girmiştir. Diğerinde, yaklaşık beş yıllık işgalin ardından Şükrü Naili Paşa’nın askerleri…

Birine “fetih”, diğerine “kurtuluş” diyoruz.

Ama ikisinin ortak bir tarafı vardır: İstanbul’un kaderinin değiştiği günlerdir bunlar.

Ne var ki Türkiye’de uzun yıllar boyunca bu iki tarihten biri büyük bir coşkuyla hatırlanırken, diğeri çoğu zaman birkaç resmi törenin arasına sıkışıp kaldı.

Oysa İstanbul gerçekten işgal edildi.

Hem de öyle mecazi anlamda falan değil.

Geldiler…

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı. Bundan yalnızca iki hafta sonra, 13 Kasım 1918’de İtilaf donanması İstanbul önlerine geldi.

İstanbul artık fiilen işgal altındaydı.

16 Mart 1920’de ise işgal çok daha açık ve sert bir biçime büründü.

Mustafa Kemal Paşa’nın 13 Kasım 1918’de İstanbul’a geldiği gün karşısında gördüğü manzara, bir imparatorluğun çöküşünün belki de en acı fotoğrafıydı. Boğaz, İtilaf Devletleri’nin savaş gemileriyle doluydu.

Ve o manzaranın karşısında tarihe geçen o kısa cümle söylendi:

“Geldikleri gibi giderler.”

O gün bunun gerçekleşeceğine inanmak için yalnızca siyasi öngörü değil, olağanüstü bir irade gerekiyordu.

Çünkü ortada henüz düzenli bir Millî Mücadele ordusu yoktu. Ankara’da bir Meclis yoktu. Sakarya kazanılmamış, Büyük Taarruz yapılmamıştı.

Ama beş yıl sonra gerçekten gittiler.

Özakman’ın anlattığı “çılgınlık”

Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türklerini yalnızca bir tarihî roman olarak okumamak gerekir. Özakman, yıllarca topladığı belgeler ve anılar üzerinden Millî Mücadele’nin hangi koşullarda başladığını anlatmaya çalışır. Türk Tarih Kurumu kayıtlarında da eserin geniş bir kaynakçaya dayandığı görülüyor.

Özakman, kitabının adındaki “çılgın” sözcüğünün nereden geldiğini anlatırken önemli bir noktaya dikkat çeker: Başlangıçta Anadolu’da emperyalizme karşı direnen bir avuç insanın başarabileceğine ne Batılılar ne de İstanbul’daki yönetim inanıyordu. Ona göre küçümsemek için kullanılan “çılgınlık”, mücadele başarıya ulaştıkça hayranlık ifadesine dönüşmüştü.

Gerçekten de Millî Mücadele’nin büyüklüğünü anlamanın yolu yalnızca 30 Ağustos sabahına bakmaktan geçmez.

1919’a bakmak gerekir.

Orduları dağıtılmış, silahları toplanmaya başlanmış, başkenti işgal edilmiş, limanlarında yabancı savaş gemileri bulunan bir ülkeden söz ediyoruz.

İşte o nedenle 6 Ekim’i, 30 Ağustos’tan ve 9 Eylül’den ayırmak mümkün değildir.

Afyon’daki zafer İzmir’in yolunu açtı.

İzmir’in kurtuluşu Mudanya’nın yolunu açtı.

Mudanya ve Lozan ise İstanbul’un yolunu açtı.

“Eski başkentin kurtuluşu, yeni başkentin varoluşu”

Tarihçi Dr. Selim Erdoğan’ın 6 Ekim için yaptığı değerlendirme tam da bu nedenle çok anlamlıdır.

Erdoğan, İstanbul’un kurtuluşunun yalnızca İstanbul bakımından değil, Ankara bakımından da önemli olduğuna dikkat çekiyor. Ona göre Mustafa Kemal Paşa, Ankara’yı başkent ilan etmeden önce mevcut başkentin işgalden kurtulmasını beklemişti. Böylece Ankara, İstanbul işgal altında olduğu için mecburen seçilmiş bir başkent değil; kurtarılmış İstanbul’a rağmen bilinçli olarak tercih edilmiş yeni Cumhuriyet başkenti olacaktı.

Selim Erdoğan bunu çok güzel özetliyor:

“6 Ekim eski başkentin kurtuluş, yeni başkentin varoluş tarihidir.”

Nitekim Lozan’dan sonra İtilaf kuvvetlerinin tahliyesi başladı. Son birliklerin ayrılmasının ardından Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu, 6 Ekim 1923’te İstanbul’a girdi. Kültür ve Turizm Bakanlığının kronolojisi de 2 Ekim’de son İtilaf birliklerinin İstanbul’dan ayrıldığını, 6 Ekim’de Şükrü Naili Paşa komutasındaki Türk birliklerinin şehre girdiğini kaydediyor.

Ve İstanbul halkı askerini karşıladı.

Nasıl karşıladığını dönemin tanıklıkları anlatıyor.

Demir Tümen Komutanı Hüseyin Hüsnü Erkilet Paşa’nın anlatımına göre Gülhane’den Taksim’e ilerleyen Türk askerlerini görmek için kadın erkek İstanbul halkı sokaklara dökülmüş, otomobiller çiçeklerle dolmuştu.

Düşünün…

Yaklaşık beş yıl.

4 yıl 10 ay 23 gün.

İstanbul sokaklarında yabancı askerler…

Sonra o askerlerin gidişi ve aynı sokaklardan kendi ordunuzun geçişi.

6 Ekim budur.

Peki biz neden 6 Ekim’i bu kadar az konuştuk?

Asıl üzerinde düşünülmesi gereken meselelerden biri de budur.

Türkiye’de özellikle muhafazakâr ve siyasal İslamcı tarih anlatısının İstanbul konusunda çok güçlü bir 1453 hafızası oluşturduğunu biliyoruz. Fetih, hak ettiği biçimde törenlerle, gösterilerle, konuşmalarla ve büyük organizasyonlarla anıldı.

Fakat aynı İstanbul’un 1918’de işgal edildiği ve 1923’te Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Millî Mücadele’nin zaferinin ardından kurtulduğu gerçeği aynı kamusal görünürlüğe her zaman sahip olmadı.

Burada tarihsel kaydı doğru koymak gerekir: “6 Ekim hiç kutlanmadı” demek doğru değildir.

Örneğin 2017’de İstanbul’un kurtuluşunun 94. yılı, dönemin İstanbul Valisi Vasip Şahin, İBB Başkanı Mevlüt Uysal ve 1. Ordu Komutanı Orgeneral Musa Avsever’in katıldığı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’ndaki törenle kutlandı.

Hatta 6 Ekim kutlamalarının tarihi Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzanır. İstanbul Şehremaneti kayıtları, 1923’te başlayan kutlamaların sonraki yıllarda da sürdüğünü gösteriyor.

Dolayısıyla mesele “kutlandı mı, kutlanmadı mı?” kadar basit değil.

Mesele, nasıl kutlandığıdır.

Mesele, 6 Ekim’in İstanbul’un toplumsal hafızasında ne kadar görünür tutulduğudur.

Ve benim itirazım tam da buradadır.

İstanbul’un fethini yüz binlerce insana anlatırken İstanbul’un işgalden kurtuluşunu protokol salonlarına sıkıştırırsanız, ortaya ister istemez eksik bir tarih hafızası çıkar.

1453’ü anlatıp 1923’ü sessiz geçemezsiniz.

Çünkü Fatih’in İstanbul’unu anlatırken, o İstanbul’un 465 yıl sonra yabancı ordular tarafından işgal edildiğini de anlatmak zorundasınız.

İmamoğlu döneminde 6 Ekim yeniden sokağa çıktı

Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde dikkat çekici değişikliklerden biri, 6 Ekim’in yalnızca protokol töreni olmaktan çıkarılıp daha geniş katılımlı kamusal etkinliklerle görünür hâle getirilmesi oldu.

Örneğin 2022’de İBB, Gülhane Parkı’nda çocuk etkinliklerinden sergilere, zeybek gösterilerinden konserlere kadar gün boyu süren bir program düzenledi. Programın sonunda geniş katılımlı bir kutlama gerçekleştirildi.

2023’te işgalden kurtuluşa uzanan süreci anlatan bir belgesel yayımlandı. 2024’te ise resmi törenin ardından kutlamalar Beşiktaş Meydanı’na taşındı.

Yani 6 Ekim yeniden insanların karşısına çıktı.

Meydana çıktı.

Parka çıktı.

Konsere, sergiye, belgesele dönüştü.

Çocuklara anlatıldı.

Bence olması gereken de budur.

Çünkü şehirlerin hafızası yalnızca belediye binalarındaki çelenk törenleriyle yaşayamaz.

Hafıza sokağa çıkmalıdır.

1453 bizimse 1923 de bizimdir

Üstelik burada garip bir karşıtlık yaratmaya da gerek yok.

Fatih Sultan Mehmet ile Mustafa Kemal Atatürk’ü birbirinin karşısına koymak tarih değil, bugünün siyasi kavgasını geçmişe taşımaktır.

29 Mayıs 1453 bu milletin tarihidir.

6 Ekim 1923 de bu milletin tarihidir.

İstanbul’un fethi ne kadar bizimse, İstanbul’un kurtuluşu da o kadar bizimdir.

Hatta Cumhuriyet’e giden takvime bakıldığında 6 Ekim’in taşıdığı sembolik anlam daha da büyür.

6 Ekim 1923: Türk ordusu İstanbul’da.

13 Ekim 1923: Ankara başkent.

29 Ekim 1923: Cumhuriyet ilan edildi.

Yalnızca 23 gün.

Bir devrin kapandığı, başka bir devrin açıldığı 23 gün…

Çünkü gerçekten işgal edilmişti

Bugün 6 Ekim’i anarken önce şu basit gerçeği yüksek sesle söylemek gerekiyor:

İstanbul işgal edilmişti.

Boğazında yabancı savaş gemileri vardı.

Sokaklarında yabancı askerler vardı.

Ve o işgal kendiliğinden sona ermedi.

Anadolu’da başlayan Millî Mücadele; İnönü’den Sakarya’ya, Büyük Taarruz’dan İzmir’e uzanan askeri ve siyasi zaferlerin ardından Lozan’da bağımsızlığını dünyaya kabul ettirdi. İstanbul’un tahliyesi de bu zaferin sonuçlarından biriydi. Lozan’da ayrıca İngiliz, Fransız ve İtalyan kuvvetlerinin Türk topraklarını boşaltmasına ilişkin protokol imzalanmıştı.

Mustafa Kemal, 13 Kasım 1918’de Boğaz’daki gemilere bakıp:

“Geldikleri gibi giderler.”demişti.

Gittiler.

Aradan 4 yıl 10 ay 23 gün geçti.

6 Ekim 1923 sabahı bu kez İstanbul’un sokaklarında işgal orduları değil, Millî Mücadele’nin askerleri yürüyordu.

Belki de İstanbul’un kurtuluşunu anlatırken bundan daha güçlü bir final cümlesine ihtiyaç yok:

Geldikleri gibi gittiler.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.