Zaman hızla akıp geçiyor. Her yeni gün, hayatın doğal akışı içinde birileri bu dünyadaki görevini tamamlayıp aramızdan ayrılıyor. Bu hafta da sevgili Bandırma’mızdan Levent Tavgaç öğretmenimizi uğurladık.
Levent Tavgaç, 2001-2004 yılları arasında öğrenim gördüğüm Bandırma Kemal Pireci Lisesinde Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyordu. Bakışları keskin, sesi net ve sertti. Koca bir okul dolusu ergeni idare edebilmek elbette kolay değildi.
O yıllar, bugünkü gibi serbest kıyafetin, öğretmene ses yükseltmenin ya da sınıfta düzen bozmanın hayal bile edilemediği zamanlardı. Üstelik Bandırma’nın incisi olarak anılan Kemal Pireci Lisesi, disipliniyle ünlüydü ve bu konuda taviz vermeyen kurallara sahipti.
Bu kuralları okulun ilk haftasında Merhum Levent Tavgaç’tan dinlemiştik. Bir haftalık uyum sürecinin sonunda, kurallara uymayanların yaptırımlarla karşılaşacağını son derece net bir şekilde ifade etmişti.
Neydi bu kurallar? Örneğin jöle sürmek yasaktı. Hatta unutmuyorum; ablamın devre arkadaşlarından biri bu işi adeta inada bindirmişti. Her gün jöle sürerek okula gelir, Levent Hoca da girişte onu karşılar, yaz-kış demeden saçını lavaboda yıkatır, ceketiyle kurulattırır ve öyle derse gönderirdi.
Kılık kıyafet konusunda okul formasının dışında hiçbir şeye izin verilmezdi. "Üşüdüm de kazak giydim" ya da "Hastaydım, montla oturdum" gibi mazeretler kabul edilmezdi. Çok sıcak havalarda bile sınıf başkanı dersin başında ayağa kalkar ve öğretmenden, "Ceketlerimizi çıkarabilir miyiz?" diye izin isterdi. İzin verilirse yalnızca o ders boyunca çıkarılırdı.
Okul döneminin son haftalarına kadar bahçede ceketsiz dolaşamazdınız. Kış duyurusu yapılmadan kız öğrenciler uzun kışlık çorap giyemezdi. Diz altı beyaz çorap dışında farklı bir çorap kullanılması da yasaktı. Saç, sakal ve makyaj konularını ise tahmin edersiniz. Beden Eğitimi dersi dışında spor ayakkabı giyilmesine bile izin verilmezdi. Okul içinde koşmak, düzen bozmak ya da dikkat çekmek istemiyorsanız Levent Hoca’nın radarına yakalanmamanız gerekirdi.
Çok şükür, üç yıl boyunca Levent Hoca’nın radarına yalnızca bir kez girdim ve yaşadığım korku bana fazlasıyla yetmişti.
Sakallarımızın yeni çıkmaya başladığı dönemlerdi. Çenemin altında iltihaplı bir sivilce çıkmıştı. Yeni belirginleşen sakalların arasında duruyordu. Orayı tıraş etmek bir yana, dokunmak bile canımı yakıyordu. Mecburen o şekilde okula gittim ve girişte çevrilenler arasına girdim.
O gün beni o grubun içinde görenler şaşkınlıkla yanımdan geçip gitmişti. Tüm okul içeri girdikten sonra Levent Hoca, taşı bile delebilecek sertlikteki bakışlarıyla tek tek hepimize nedenimizi sordu. Fırçasını attı, isimlerimizi aldı ve ardından bıraktı. O an yaşadığım gerilimi bugün bile unutamam.
İstiklal Marşı törenlerinin de kendine özgü kuralları vardı. Tören öncesinde Levent Hoca tarafından mutlaka duyurular yapılır, gerekli uyarılar sıralanırdı. Çantayla ya da montla törene çıkılmazdı. Çantalar bırakılır, montlar çıkarılır ve çift kol aralığıyla hizaya geçilirdi.
Kısa süre önce kaybettiğimiz, Levent Hocanın da çok sevdiği dostu Beden Eğitimi Öğretmeni Mehmet Çallıpınar’ın komutları hâlâ kulaklarımda:
"Kemal Pireci Lisesi! İstiklal Marşı için rahat!"
Beden Eğitimi derslerinde defalarca çalıştığımız şekilde erkek öğrenciler sol ayaklarını yere sertçe vurur, kız öğrenciler de aynı anda rahat pozisyonuna geçerdi. "Hazır ol!" komutuyla okul bahçesinin dışından bile duyulabilecek bir ses çıkardı. Lisenin ilk haftasında öğretilen kurallara uygun şekilde, nefes yerlerine dikkat ederek İstiklal Marşı'nı okurduk.
Yıllar sonra, Levent Hoca emekli olup özel bir eğitim kurumunda müdür olarak görev yaparken haber yapmak için kendisini ziyaret etme fırsatım oldu. Fotoğraflarına bakıp gülerek:
"Hocam, burada öğrencilerle çekildiğiniz fotoğraflarda hep gülüyorsunuz. Bize miydi gareziniz?" diye sormuştum.
Ortamın rahatlığına ve hocanın gülen gözlerine güvenerek söylediğim bu söz üzerine kahkahalarla gülmüş, ardından bir devlet lisesinde yöneticilik yapmanın ve yüzlerce öğrenciyi idare etmenin ne kadar zor olduğundan bahsetmişti.
Levent Hoca aynı zamanda çok iyi bir futbolcuydu. Eğer hayat onu öğretmenliğe yönlendirmeseydi, belki de çok farklı ve başarılı bir futbol kariyerine sahip olabilirdi. Genç Milli Takıma kadar yükseldiğini anlatır, öğretmenler arasındaki futbol turnuvalarında ise yaşı ilerlemiş olmasına rağmen tekniği ve performansıyla herkesi kendine hayran bırakırdı.
Aradan tam 22 yıl geçmiş. Ben liseyi bitireli 22 yıl olmuş.
Hayat onu; iki kızını da öğretmen olarak yetiştirdiği, dostlarıyla sık sık bir araya geldiği ve çok sevdiği Bandırma’da, ani bir kalp krizi sonucu aramızdan aldı.
Yolum bir gün Bandırma’ya düştüğünde mezarını ziyaret edeceğim. Başında durup sadece şu cümleyi söyleyeceğim:
“Her şey için teşekkürler Levent Hocam.”
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ozan Ertuğrul
Levent Hocanın Ardından...
Zaman hızla akıp geçiyor. Her yeni gün, hayatın doğal akışı içinde birileri bu dünyadaki görevini tamamlayıp aramızdan ayrılıyor. Bu hafta da sevgili Bandırma’mızdan Levent Tavgaç öğretmenimizi uğurladık.
Levent Tavgaç, 2001-2004 yılları arasında öğrenim gördüğüm Bandırma Kemal Pireci Lisesinde Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyordu. Bakışları keskin, sesi net ve sertti. Koca bir okul dolusu ergeni idare edebilmek elbette kolay değildi.
O yıllar, bugünkü gibi serbest kıyafetin, öğretmene ses yükseltmenin ya da sınıfta düzen bozmanın hayal bile edilemediği zamanlardı. Üstelik Bandırma’nın incisi olarak anılan Kemal Pireci Lisesi, disipliniyle ünlüydü ve bu konuda taviz vermeyen kurallara sahipti.
Bu kuralları okulun ilk haftasında Merhum Levent Tavgaç’tan dinlemiştik. Bir haftalık uyum sürecinin sonunda, kurallara uymayanların yaptırımlarla karşılaşacağını son derece net bir şekilde ifade etmişti.
Neydi bu kurallar? Örneğin jöle sürmek yasaktı. Hatta unutmuyorum; ablamın devre arkadaşlarından biri bu işi adeta inada bindirmişti. Her gün jöle sürerek okula gelir, Levent Hoca da girişte onu karşılar, yaz-kış demeden saçını lavaboda yıkatır, ceketiyle kurulattırır ve öyle derse gönderirdi.
Kılık kıyafet konusunda okul formasının dışında hiçbir şeye izin verilmezdi. "Üşüdüm de kazak giydim" ya da "Hastaydım, montla oturdum" gibi mazeretler kabul edilmezdi. Çok sıcak havalarda bile sınıf başkanı dersin başında ayağa kalkar ve öğretmenden, "Ceketlerimizi çıkarabilir miyiz?" diye izin isterdi. İzin verilirse yalnızca o ders boyunca çıkarılırdı.
Okul döneminin son haftalarına kadar bahçede ceketsiz dolaşamazdınız. Kış duyurusu yapılmadan kız öğrenciler uzun kışlık çorap giyemezdi. Diz altı beyaz çorap dışında farklı bir çorap kullanılması da yasaktı. Saç, sakal ve makyaj konularını ise tahmin edersiniz. Beden Eğitimi dersi dışında spor ayakkabı giyilmesine bile izin verilmezdi. Okul içinde koşmak, düzen bozmak ya da dikkat çekmek istemiyorsanız Levent Hoca’nın radarına yakalanmamanız gerekirdi.
Çok şükür, üç yıl boyunca Levent Hoca’nın radarına yalnızca bir kez girdim ve yaşadığım korku bana fazlasıyla yetmişti.
Sakallarımızın yeni çıkmaya başladığı dönemlerdi. Çenemin altında iltihaplı bir sivilce çıkmıştı. Yeni belirginleşen sakalların arasında duruyordu. Orayı tıraş etmek bir yana, dokunmak bile canımı yakıyordu. Mecburen o şekilde okula gittim ve girişte çevrilenler arasına girdim.
O gün beni o grubun içinde görenler şaşkınlıkla yanımdan geçip gitmişti. Tüm okul içeri girdikten sonra Levent Hoca, taşı bile delebilecek sertlikteki bakışlarıyla tek tek hepimize nedenimizi sordu. Fırçasını attı, isimlerimizi aldı ve ardından bıraktı. O an yaşadığım gerilimi bugün bile unutamam.
İstiklal Marşı törenlerinin de kendine özgü kuralları vardı. Tören öncesinde Levent Hoca tarafından mutlaka duyurular yapılır, gerekli uyarılar sıralanırdı. Çantayla ya da montla törene çıkılmazdı. Çantalar bırakılır, montlar çıkarılır ve çift kol aralığıyla hizaya geçilirdi.
Kısa süre önce kaybettiğimiz, Levent Hocanın da çok sevdiği dostu Beden Eğitimi Öğretmeni Mehmet Çallıpınar’ın komutları hâlâ kulaklarımda:
"Kemal Pireci Lisesi! İstiklal Marşı için rahat!"
Beden Eğitimi derslerinde defalarca çalıştığımız şekilde erkek öğrenciler sol ayaklarını yere sertçe vurur, kız öğrenciler de aynı anda rahat pozisyonuna geçerdi. "Hazır ol!" komutuyla okul bahçesinin dışından bile duyulabilecek bir ses çıkardı. Lisenin ilk haftasında öğretilen kurallara uygun şekilde, nefes yerlerine dikkat ederek İstiklal Marşı'nı okurduk.
Yıllar sonra, Levent Hoca emekli olup özel bir eğitim kurumunda müdür olarak görev yaparken haber yapmak için kendisini ziyaret etme fırsatım oldu. Fotoğraflarına bakıp gülerek:
"Hocam, burada öğrencilerle çekildiğiniz fotoğraflarda hep gülüyorsunuz. Bize miydi gareziniz?" diye sormuştum.
Ortamın rahatlığına ve hocanın gülen gözlerine güvenerek söylediğim bu söz üzerine kahkahalarla gülmüş, ardından bir devlet lisesinde yöneticilik yapmanın ve yüzlerce öğrenciyi idare etmenin ne kadar zor olduğundan bahsetmişti.
Levent Hoca aynı zamanda çok iyi bir futbolcuydu. Eğer hayat onu öğretmenliğe yönlendirmeseydi, belki de çok farklı ve başarılı bir futbol kariyerine sahip olabilirdi. Genç Milli Takıma kadar yükseldiğini anlatır, öğretmenler arasındaki futbol turnuvalarında ise yaşı ilerlemiş olmasına rağmen tekniği ve performansıyla herkesi kendine hayran bırakırdı.
Aradan tam 22 yıl geçmiş. Ben liseyi bitireli 22 yıl olmuş.
Hayat onu; iki kızını da öğretmen olarak yetiştirdiği, dostlarıyla sık sık bir araya geldiği ve çok sevdiği Bandırma’da, ani bir kalp krizi sonucu aramızdan aldı.
Yolum bir gün Bandırma’ya düştüğünde mezarını ziyaret edeceğim. Başında durup sadece şu cümleyi söyleyeceğim:
“Her şey için teşekkürler Levent Hocam.”